Korkmayın açık denizlerde sizi batıracak dalga yoktur. Sığ sulardır hep bir tekneyi alaşağı eden. Kaybolmaktır en kötüsü denizlerde, fenerlere güvenin. Buyrun deyin lafınızı, lafla yürüsün peynir gemileri bu kez.





Özlem Demirci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özlem Demirci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Halbuki Herkes Kadar......

>> 7 Ekim 2008 Salı

Halbuki herkes kadar insanmışız işte....

Var zannettiğimiz yüreğimiz aklımızın bir yanılsamasıymış...Aklımızsa birilerinin yarattığı basit algılamalar sistemi toplamıymış...

Herkes kadar yaralarımız varmış hayata ve yaralarımızın mütemadiyen koparılan kabukları...

Bazen bir el uzanmış karanlıkta ki elimizi tutmaya, bazense daha da karanlığa itmek için uzanmış o el bizim karanlığımıza...Herkes kadarmışız işte.....

Bazen en büyük acılar bizim zannetmişiz çaresizce kendimizi çarparken duvarlara, bazen de mutluluklarımızı sonsuz yaşamışız, son hesabı yapmadan.....

Kapılar olmuş hayatımızda. Ve her kapının ardında bir hayat...Bir çaba...Bir insan....Bazen kapılar kendiliğinden açılmış önümüzde , bazen biz açmışız kapıları olan gücümüzle, bazen de kapılar taş duvar.... Kimisinin içi kapının ihtişamı gibi, kimisinin kapısı ihtişamlı içi boş gibi, kimisinin kendi viran ama içi saray gibi...

Arada kendimiz girmişiz ardına kadar açılan kapılardan, arada birileri çekmiş bizi içeri...Bazen de zorlamışız asla giremeyeceğimiz kapıları...

Sonuç...Gitme vakti geldiğinde ayrılmışız oradan, ruhumuzun göç vakitlerinde... Bazen vakitsiz, korkarak....Bazen de atılmışız kapıların ardındaki hayatlardan...

Eşiklerimiz olmuş hiç aşamadığımız...

Halbuki ne korkakmışız içeri girmeye ne de cesur...Öyle arada bir yerde işte....

İnsanlığımızı büyük zannetmişiz, tanımadığımız kapıların kenarlarındaki gözlerin hayat acılarını duyarken...Bilmediğimiz coğrafyalarda yolculuklara çıkmışız o gözlerin izdüşümlerinde....Ama gelmemiş elden bir şey...

Herkes kadar insanmışız işte...

Yolları sevmişiz sonu olmayan, bekleyeni kalmayan yolları...Bazen düşünmeden sonumuzu biz vurmuşuz yollara...Bazen de kalmışız ve beklemişiz hep başlangıç noktasında....Halbuki gidende acı çekmiş, kalan da...

Oyunlar oynamışız yaş denen beden ölürken...Bazen mutlu, bazen mutsuz sonlu...İnanmak istemişiz hayata, dostlara, akımlara, aşka, dünyaya ama ve aslında en çok da kendimize...

Yasak olanı sevmişiz hep, girme denilen kapılardan girmişiz, geçme denilen yollardan geçmişiz....Kendimizi döke döke, kendimize kata kata....

Herkes kadar insanmışız işte...

Halbuki...

Yaşam bir kısır döngüymüş, sunulan hayatsa bir hücre...Hücreler etrafımızda çepeçevre...Bazen coşmuşuz da duvarlarımızı yıkmaya kalkmışız, bazen de yıkılan duvarların altında......

Arada bir can kırıklıklarımıza dayanamayacağımızı sanmışız da başkalarının onulmaz can kırıklarını gördükçe çektiğimiz acılardan utanmışız...Acılardan utanmamayı öğrenememişiz hala...

Uzak yıldızları sevmişiz hep, uzak olmayı, uzakta kalmayı....

Eksik hissetmişiz kendimizi hayata... İşte bu yüzden , bu yüzden tamamlamayı becerememiş hikayelerimizi...Tamamlamayı becerememişiz cümlelerimizi....

Halbuki herkes kadar insanmışız işte...Ne eksik, ne fazla....

Herkes kadar işte...Herkes kadar...Halbuki...

Hal....Bu...Ki...

Read more...

Sol Yanım.......

>> 27 Eylül 2008 Cumartesi

Yatağın sol yanı boş... Yoksun... Ama ben varsın, ordasın gibi davranıyorum.

Her sabah gözlerimi açtığımda sol yanıma bakıyorum alelacele... Yatağın hep sağ yanında yatıyorum, boşluğunu doldurmamak için. Hiç kullanılmadığı halde sol yastığın kılıfını da değiştiriyorum zamanlı zamansız. Yatağın sol yanı boş. Aldırmıyorum. Yokluğuna alışmaya çalışmıyorum. Zaman geçiyor bana rağmen, ama ben asla alışmıyorum yokluğuna. Bir tek nevresimin, çarşafın çok kullanılan sağ yanının pütürlerine inat, sol yanımın ıssızlığı acıtıyor canımı...

Zaman geçiyor sana rağmen. Ama sen hep aynı yaşta, aynı bakışta, aynı ruhtasın şimdi, büyümüyorsun... Büyütemiyorum...

Olmadıkların, olamadıkların ve olamayacaklarının hayallerinde buluyorum seni. İyi bir adamken –hani o çok güldüğümüz iyi tabiriyle- iyi bir babayken, iyi bir çalışanken düşünüyorum seni bazen. Ben yokum bu defa da, yatağın sol yanında sen uyurken...

Değişiyor her şey, zaman geçiyor, ben değişiyorum, aylar değişiyor, insanlar değişiyor, önceliklerimiz değişiyor, dünyaya bakışımız değişiyor..... Bir tek değişmeyen sol yanımın boşluğu ve senin son kez bakan gözlerin...

Yapmadıklarını, yapamadıklarını ve asla yapamayacaklarını yaparken düşünüyorum seni... Maç izlerken, yağmurda benimle yürürken, kavgalarının bile sonunda gülerken...

Sol yanım boşlukta şimdi, ama ben hiçbir zaman yatağın sağ yanından sola geçmiyorum sen varsın gibi...

Çok şey yapıyorum artık hayatta... O “çok şey”in içine sığabilecek her şeyi... Okuyorum, izliyorum, gülüyorum, uyuyorum, seviyorum. Bir tek seni büyütmüyorum bir de sol yanımın boşluğuna alışamıyorum.

Aklımın odalarını karıştırıyorum ikide bir. Bazen gözlerimi açmadan zihnimde sen varken, el yordamıyla bakıyorum boşluğuna “orda mısın” diye... Elime sadece boşluğunun soğukluğu, ruhuma ayrılık rüzgarı esiyor. Üşüyorum. Sol yanımın boşluğuna dönüyorum gene.

Kelime yığıntıları biriktiriyorum hem kendi içime, hem de karalayabileceğim her yere. Sözlükte karşılığı olmayan kelimeler buluyorum sol yanımın boşluğunu anlatmak için ama kelimelerde anlatmaya yetemiyor... Sol yanım boş hala...

Doludizgin geçiyor yıllar. Ben dursun istesem de zaman sana rağmen, bana rağmen geçiyor. Elimde olmayanlarla büyüyorum şimdi. Yeni şeyler keşfediyorum, yeni sevinçler yaşıyorum, yeni hüzünlerde ıslanıyorum ama sol yanımı senden sonra hep boş bırakıyorum.

Önceliklerimi devrediyorum sana zamanla. Sen gibi bakmaya, sen gibi tutunmaya, sen gibi sevmeye çalışıyorum. Başaramıyorum, düşüyorum...

Gitmediğin , gidemediğin ve asla gidemeyeceğin yolculuklara çıkıyorum, ruhumda taşıdıklarımı saymazsak tek başıma. Elimde yarım yamalak bir hikaye tamamlamaya çalışıyorum ama olmuyor. Hep sol yanımın boşluğunun sızısı kalıyor içimde... Alışamadığım bir iç acısı var şimdilerde...

Yatağımında, hayatımın da , bedenimin de, hikayemin de sol yanı boşlukta...

not: Bu yazının da sonu yok....."Bu sabahların bir anlamı olmalı"-Vega'dan....

Read more...

Aşk en çok O'na yakışıyordu / 3.bölüm: kim?

>> 25 Eylül 2008 Perşembe

Otobüste sıcaktan ağarlaşan hava insan kokuları ile karışıyordu. En pahalı parfümler bile birbiri ve ter kokular ile karışınca dünyanın en berbat kokusu oluyorlardı. Herkesin bi kokusu vardı. Teninin kokusu. Ama burada herkes aynıydı.

Mimar olmak istiyordu resimlerle, çizimlerle arası çok iyiydi.Ve bu şehrin mimarisinden nefret ediyordu, dünyanın en güzel kentinin nasıl çıkışı olmayan berbat bi labirent haline getirildiğini gördükçe. Otobüsteki herkesin iç sesini duymaya hareketlerini anlamlandırmaya çalışıyordu. Bir makalede okumuştu kendi kendine konuşanlar iyi yazabilir diye. Çok gülmüştü ama kendi kendine konuşanlara değil konuşmayanlara. Düşünüyordu bir insan nasıl kayıtsız kalabilir kendi iç seslerine. Kulaklığında sevdiği bir şarkı vardı o an. “herkes aynı hayatta kendini bişey sanma” diyen. O an fark etti herkesten çok iç sesi ile konuşan adam ve kadını. Ne kadar da birdiler bakılan noktadan da.

“Kim sorusunu sordunuz mu hiç kendinize. Sahi siz kimsiniz? Kimliğinizde değil içinizde yazılanı soruyorum ben yeni yetme aklımla. Hüzünlü kadın, kim yaktı canını, bu kadar kime öfken, kime bu susmaların, kime bu sevda sarılışların. Peki sen sıfatlardan kurtulan adam, kimden kaçışın aynadaki senden değilse. Kime bu kavuşmaların, kim için bu aceleci halin.”

O da diğerleri gibi küfür molası vermişti düşüncelerine. İkisinin de hareketleri, ürkekliği beklide aynıydı. Birbirlerinin gözlerinde eriyorlardı sanki..

“Ne kadar birsiniz oysa. Ama yol bitince ayrılacak bi bir. Kime koşacaksınız geride bırakarak bu yolculuğu. Kim saracak sıkıca sizi. Kim aşk olacak sadece hayatınızda. Ne zaman kime aşık oldunuz en son gerçek bi adama yada gerçek bi kadına. Gözlerinizin aşkından çok mu sevdiniz onları da. Kimin önemi ve önceliği var hayatınızda”....

Şarkı devam ediyordu bir yandan “gözlerimi açsam da sen çıksan karşıma.....”

................

- Ali bey derse katılım yapmayı düşünüyor musunuz şu kulaklığınızı çıkarıp?

- Pardon hocam bir şey mi dediniz.?

- Dersi dinlesen diyorum Aliciğim. Sınava az kaldı biliyorsun. Dershane denemelerinde aldığın puanlara güvenerek bu kadar rahatsan hiç salma kendini boşuna. Gerçek sınav daha zor. Gerçi sen bu konuda sınıftaki herkesten tecrübelisin.

- Dinliyorum ben dersi hocam.

- Çok belli. Merak ettim nasıl dinliyorsun bir yandan kulağında şarkı çalarken. Tahtaya bile bakmıyorsun. Gençler hepinize bu sözüm beni iyi dinleyin kısa bir süre sonra hayatınızın dönüm noktasındaki bir sınava gireceksiniz. Bu sınav sizin hayatınız.

- Sınavdan sonra başarısız olanların hayatla mukavelesi iptal mi olacak hocam?

- Ali küstahlaşma sizin iyiliğiniz için konuşuyorum ben. Ayrıca bu akşam hepiniz bu gün işlediğimiz konudan, cümlelerin öğelerinden 100 soru çözecek.

- Hocam çok ama tüm hocalar her gün her dersten 100 soru veriyor, etüddekiler hariç.

- Çiğdemcim haklısınız ama tüm öğretmenleriniz sizi düşünüyor. Geleceğinizi.

- Eminim. Bizi mi yoksa kendi başarılarını mı?Ona göre fiyat artırımına giderler seneye. Ne kadar çok öğrenci üniversitede, seneye o kadar çok kazanç.

- Ali bu söylediklerinde çok bencilce davranıyorsun. Bunların doğru olmadığını sende biliyorsun. Gereksiz tartışmalara girmeye gerek yok çocuklar.Ali madem dersi dinledin hadi kalk zil çalana kadar bize tahtada bir örnek çöz. Hatta istediğin cümleyi yaz ve onu cümlenin öğelerine ayır.

- Tamam.

Yavaşça kalktı Ali sırasından. Tahtaya doğru ilerlerken, cümlesi kafasının içinde oluşmaya başladı. Bu kadarını yapmalıydı hayalindeki kadınla adama. Sıkıcı bir derste ona arkadaş oldukları için. Eline tebeşiri aldı Ali. O sırada tekrar Türkçe öğretmeninin sesi duyuldu.

- Bak bu defa devrik cümle kurma ama Ali. Sen seversin devrik cümleleri.

Ali söylenene kulak asmadan tahtanın üzerine yazdı kendi cümlelerini.

“Aşk en çok O’na yakışıyordu; zamansız bir zamanda, sıfatlarından arınmış yüklemini arayan gizli özneye”......

BİTTİ....

Read more...

Aşk en çok ona yakışıyordu/ 2.Bölüm:NEDEN?

>> 14 Eylül 2008 Pazar

Sıcaktan iyice bunalmıştı. Ne bitmez yolculuk bu diye geçiriyordu içinden. Çevresine dikkatlice bakmaya, her sese kulak vermeye çabalıyordu. Herkes bunalmıştı sıcaktan da yolculuktan da. Ama içlerinde belki de en çok acelesi olan oydu. Gözlerini Camdan dışarıya kaçırmaya başladığında fark etti arka çaprazdaki kızın bakışlarını. İlk başta fark ettiğini fark ettirmek istemedi ama kayıtsızda kalamadı soran gözlerdeki bakışlara...

“Değilim ki ben hayattaki her şeyin açıklaması. Neden soruların sadece bana. Neden beni sen zannettin. Senin gibi kendimden mi vazgeçtim. Hem sorulardan kaçıyorsun, hem de beni sorguluyorsun içinden. Neden illa birilerinin sıfatı olayım ki hayatta. Peki ya sen? Sen neden öznesi olmuyorsun yada yüklemi bir şeylerin.Neden hep devrik senin cümlelerin.”

Korna sesi kesintisi yaşanıyordu arada düşüncelerde. O an sorulardaki dikkat kaybolup şoförün korna sesine endeksli küfür edebiyatına kayıyordu. Herkes ne kadar da alışmış her şeye diye geçiriyordu içinden. Bakıyordu hala cama kafasını yaslamış olan kız adama. Adamda kıza.

“Sen neden beni kendi kalıbında durdurmak istiyorsun. Ya senin vazgeçişlerin, yüzündeki bu hüzün, gözlerinin ürkekliği, silinmez mi geçmişin izleri. Neyi kazandın ki kaybetmekten korkuyorsun şimdi. Neden bu kaçış halin. Fark etmedin mi ki, sen gözlerinde kadınlarının intiharını izlerken ben de şehrin bekaretini kaybedişlerinin tek şahidiydim..”

Alamıyordu gözlerini sorularının arkasına saklanmış hüzünlü gözlerden. Başının her hareketinde bedeninde bir gerilme hissediyordu, onda bir rahatlama. Bir an için kızın, kitabın sayfalarındaki parmaklarının dansına şahit oldu. Parmakları incecik, parmakları kitabı bile incitmekten korkarak dokunuyordu. Hayata dokunuşları gibi ürkek.

“Neden incitmekten korkuyorsun bu kadar, yoksa incinmekten mi? Neden Başını hareket ettirişin hüznüne inat bu kadar asi. Sen hangi kitabın kayıp öznesi? Okuduğum kadınlar gibisin. Varlığı fırtına gibi olanlardan. Ne varsın beklide ne yok. En fazla son durakta olacaksın. Neden bu kadar senim ben aslında. Neden gözlerin bakıyor tüm karşılığın ben mişim gibi. Ne zaman aşık oldun sen en son bi adama. Nasıl sevdin onu. Kendinden bile korurken mi kaybettin yoksa...Senin yüreğinin manzaraları hep hüzün mü . Ah kadın bi bıraksan kendini olduğun gibi dünyaya”...

Bitmiyordu sorular bitecek gibi de değildi. Yol gibiydi kıvrıla kıvrıla , dura kalka gidiliyordu hayatta. Sadece onlar değildi birbirinin gözlerinde sorular cevaplamaya çalışan. Ama bir tek onlardı sorularının gizli özneleri. Ve gizlendikçe birbirlerinde fark edemiyorlardı onları izleyen soruları çok genci.....

devam edecek...

Read more...

Aşk en çok ona yakışıyordu-1 "Neden"

>> 12 Eylül 2008 Cuma

İnsanların üst üste yolculuk yapmak zorunda bırakıldığı sıcak bir yaz gününde her zamanki güzergah otobüslerinden birindeydi gene. Şanslı başlamıştı güne en azından oturabildiği bir yeri vardı. Otobüs tıklım tıkış tabirinin tüm örneklerini sergilemekteydi. Ayakta duran yolcular tek ayak üzerinde bol kavşaklı ve bol ışıklı İstanbul trafiğinde ilerlemeye, bir yerlere yetişmeye, bir şeylerden kaçmaya, bir şeylere kavuşmaya, birilerini görmeye belki de sadece kendilerine gidiyordu.

Yorulmuştu artık insanların yüzlerinde , bakışlarında anlam aramaktan onlara sıfatlar bulmaktan. İnsanlarla gözleri ile konuşmamak için okuduğu kitabın içine gömüyordu gözlerini. Gözlerinde bir anlama telaşı, gözlerinde cevapsız sorular, gözlerinde feryat, gözlerinde hüzün...Kulaklığı ile oynuyordu ikide bir. Dinlediği şarkıların sözlerini yansıtıyordu ayna gibi yüzü, bedeni her haliyle ele veriyordu onu...

Şoförün küfürlerini duyumsayarak kaldırdı başını okuduğu kitaptan. O an fark etti ön çaprazda oturan adamı. Ne kadar çaresizce bakıyordu etrafa. Susmuyordu içindeki soruları zaten susmasına da gerek yoktu. Herkesten farklıydı camdan dışarı bakışı da duruşu da. Acelesi vardı her halinde.Üzerine zorla geçirildiği belli olan birilerinin ya da bir şeylerin bir şeyi olma sıfatını taşıyordu. Susturamadı içindeki sesi. Kitlendiği yüzden alamıyordu gözlerini. Ne kadar da benim aslında sen. Adam sıkıca tutuyordu kucağına katlayıp koyduğu ceketini..sanki tutunacağı tek dal hayatta oymuş gibi. Üzerinde beyaz bir gömlek ve isyanlarda bir kravat vardı. Sanki müdürün sabah faslından kaçıp sonra öylesine iliştirilen bir kravat... Kısa kollu gömleğinin altından şekilleri net belli olmayan dövmeleri görünüyordu. Düşünüyordu hala kimin hangi sıfatını taşıyorsun diye.

“Ne zaman vazgeçtin sen de ben gibi kendin olmaktan. Ne zaman yüklediler hayatına ilk sıfatı. Ne zamandır bu yolculuk yalnızlığa. Ne kadar da ben gibisin. Ne kadar da varsın...ne zaman başladın kaçmaya ve başkaları için biri olmaya. Ne zaman acır seninde için..Sen belki de düşündüklerimin hiç biri değilsin.”

Her korna sesi anlamlı bir söz gibiydi. Bazen yalvaran bazen küfreden, ama sinirleri oldukça geren. Kitabın sayfalarında istemsiz bir dansa başladı parmakları. Kulağında sevdiği sözler, gözlerinin önünde kendi gibi bi adam, aklında hayata dair cevapsız sorular.

“ Ne zaman vazgeçmiştim tanıdık gözlerden geçmekten. Ne zaman gülmüştüm en son gerçekten, ne zaman hissetmiştim yüreğimde iyi yada kötü bir his. Ne zaman yakmıştı aklım devrelerini.”

Arabanın ilerleme hızı soru sorma hızına yetişemiyordu bir türlü. Gerçi sorular yolun sonunda bitecek cinsten de değildi.

“ Belki de benim kadar mecburiyet memuru değilsin hayata. Belki de. Ama bir şeyler var sende ne zamandır kimsenin yüzünde görmediğim. Sadece aynada her sabah içimdeki kadınların intihar edişini izlerken gözlerimde görebildiğim. Neyin izleri o vücudundakiler, neye başkaldırışların. Ne zaman sustu isyanın. Ne zaman biat ettin koşulsuzca her sunulana.Ne zaman aşık oldun gerçekten bi kadına... ne kadar sevdin onu...kendinden bile çok mu?”

O kadar dikkatlice bakıyordu ki adama, adam da fark etti kendine bakan, soruların sıkboğazındaki son nefes alışlı bir çift bakışı....

devam edecek.......

Read more...

Bu İşte Bi Sıra Olmalı...

>> 9 Eylül 2008 Salı

Ben 16 yaşında oluyorum hayatımın o en durağan yerinde, sen yaşsız bir acı oluyorsun derin bir iz ile.Hayatımın büyüme yerinde, hayatımın çocuk yerinde, hayatımın öylece bir yerinde....

Acım oluyordun aklımın alamadığı, yüreğime sığdıramadığım, sesimi kendime bile duyuramadığım, soluksuz kaldığım....

Soğuk duvarların önünde, sana kaçamak dokunmaları beklerken buluyordum kendimi, 16 yaşımın yalvaran dualarında....

Acım oluyordun bekleme salonlarında, yüreğimi sana bıraktığım şehirlerarası yolculuklarda...Büyümeyi öğreniyordum yollarda tek başıma....Şehirler arası otobüslerin bol molalı, bol namazlı yolculuklarının hızıyla gelebiliyordum ancak sana...

Senden uzak kaldığım zamanlarda nefretim oluyordun dünyaya, avazım çıktığı kadar bağırdığım.Küfürleri sözcüklerimin öznesi yaptığım...Çocuktum aslında ben, 16 yaşımın heyecanlarının bir yoğun bakım odasında acıya dönüştüğü dünyada....

Sana gelen yolların bitmek bilmemesinden şikayetçi oluyordum en çok, oysa uzakta olduğum zamanları yok sayarak....Telaşlıydım ve aceleci...Yollarda zaman ise bir kaplumbağa hızında ilerliyordu, zamandan nefret etmeyi öğreniyordum....

Cam bölmenin ardından bakarken sana, sanki sen göreceksin gibi ağlamamayı öğreniyordum, göz yaşlarımı içime akıtmayı.Camın buğusuna kocaman harflerle “şimdi değil gitmenin zamanı, bu işte bir sıra olmalı” yazıyordum.Yazdıklarıma anlamsız yada kızgın bakan gözlere aldırmadan....Bu işte bir sıra olmalı....

Umudum oluyordun, komadayken bile uzayan saçınla sakalınla....

Aklımın alamadığı ama erdiği acım oluyordun...Senden sonra çok yaşadım ayrılığı da, acıyı da, ölümü de..Alıştım demeyeceğim ama acıdan ölünmediğini öğrendim, 16 yaşımın içinden acı geçen sana ait hikayesinde.....Ama acım oluyordun, susmayan nefretim....

Nefret ediyordum her şeyden ve en çok da senden....Gitmeye kalktığın için, yola düştüğün için, geride kaldığım için, o yatakta aylardır yattığın için....Aklıma gelmeyen sonucum oluyordun. Hastane odasında hep kalacak zannettiğim....Acım oluyordun ve acıyordu içim....

Senden dönen yollar araya giren yolarsa hep hızlıydı, çarparak geçiyordu, bana..Ve ben gene nefret ediyordum zamandan da, senden de...

Tuzlu gözyaşım oluyordun, kafamı yastığa bastırarak geceni karanlığında ağladığım...Hıçkırıklarım oluyordun....Seni düşünürken öfkeyle ağlar buluyordum kendimi..Öfkem sana mıydı, ölüme miydi, yoksa kendime miydi bilmiyorum....Ama en çok da 3 küçük çocuğu bıraktığın için kızıyordum sana. Bir de madem gitmeye seçecektin de ne diye direniyormuş gibi yaptın seksen üç gün ölüme onu anlamıyorum....

Yazı yazıyordum hiç tükenmeyeceğini zannettiğim kelimelerimle, kelimeler biriktiriyordum yüreğimden geçen gözlerini açtığında okuyacağın....Ama zaman bize uymadı....Kelimeler hep yazıldığı yerde kaldı....

Acım oluyordun içime biriktirdiğim, acım oluyordun sahiplenmek istemediğim....

Ama diyorum hala “bu işte bir sıra olmalı”....Ve yıllar sonra sana, büyümüşken , seni içimde büyütmüşken,
sınırları artık geçmişken yazdım...Kusura bakma.......

Read more...

Bir Başka Beden de

>> 18 Ağustos 2008 Pazartesi

Ellerini verir misin bana sadece iki dakikalığına...Benimkiler kalsın şimdilik bi kenarda...Nasıl oluyor merak ediyorum senin ellerinde hayata dokunmak...Nasıl oluyor her şeyi baştan yaratmak...Ellerinin değdiği her şeyi nasıl güzelleşiyor merak ediyorum...Ellerin benim olsun iki dakikalık...Ben de güzelleştireyim dokunduklarımı ,bende anlayayım parmak uçlarımda dünyanın ruhunu...Bırak senin ellerinde kendi ellerimi seveyim...

Gözlerini verir misin bana sadece iki dakikalığa....Benimkiler kalsın kenarda zaten senin gibi bakamadıkları için anlamları yok belki de...Merak ediyorum basit cisimlerin nasıl gözlerinin ışığında muhteşemleştiğini,merak ediyorum nasıl her şeye gözlerinin okşayarak sevgi ile baktığını...Senin oldukları için mi daha güzel geliyor hayat,yoksa ben mi bakmayı bilmiyorum senin gibi...Senin gözlerinin içindeki renk sadece pembe mi?

Ayaklarını verir misin bana iki dakikalığına...Dünyayı senin adımlarınla dolanmak istiyorum...Merak ediyorum ayaklarının parmak uçlarında hissettiğin hayata bağlılığını...Merak ediyorum senin oldukları için mi bu kadar sağlam bastıklarını...Benimkiler dursun kenarda.Söz incitmeyeceğim ayaklarını hor kullanmayacağım onları,sadece iyiye, güzele giden yolları adımlayacağım...Zaten ayaklarının ezberindedir güzelliğe giden yollar, senin adımların gitmez hiç bi zaman çirkinliğe...

Kulaklarını verir misin bana iki dakikalığa...Merak ediyorum güzel şeyleri duymak nasıl oluyor diye...Nasıl hissedebiliyorsun can çekişen dünyanın ağıt ezgilerini...Ben duyamadım hiç bi zaman senin gibi...Şimdi en saklı kalanları bile duymak için ihtiyacım var kulaklarına...Söylenmeye cesaret edilemeyenleri....

Dudaklarını verir misin sadece iki dakikalığına bana...Sen gibi bi gülümseme ilişsin dudaklarından suratıma....

Yüreğini verir misin iki dakikalığına bana.. Benim yüreğim zaten hep köşede,kenarda...Sen gibi sevmek nasıl oluyor merak ediyorum...Nasıl oluyor da göğüs kafesinin içine hapsedilmiş küçücük bi yüreğe sığdırabiliyorsun dünyayı tüm tabiatıyla...Tutkularını istiyorum,sevmelerini, dünyaya secde edişini...

Sen gibi olmak nasıl bişey merak ediyorum... İki dakikalığına sen olabilir miyim?Zira bir ömürlük zaten kendimim...

Not:Bazen tanıdık ya da tanımadık yüzlerde bir gülümseme görürüz.Bir umut. Bir bakışta hayatı yakalayan birilerini. Kim olduklarının önemi yoktur. Bazen kim olduğunu bilmediğimiz birileri olmak isteriz. Onlar gibi bakmak, onlar gibi hakkıyla yaşamak her şeyi. Bu kendimize bıkkınlığımızdan değildir de bazen umudumuzun azalmasından, bazen de bir şeylerinin hakkını tam veremediğimiz için kıskançlığımızdandır. Yazılan da ,çizilen de, söylenen de hep bizizdir oysa...

Read more...

"Kal" de....

>> 16 Ağustos 2008 Cumartesi

"Kaybetmekten korkuyor musun?" dedi kadın....
Adam "neyi?" dedi...
Kadın "beni" dedi...
Adam "nasıl yani?"...
Kadın "seni bırakıp gidebileceğimden, yani hayatında artık olmayacağımdan"....
Adam şaşa kaldı. Gözleri boşlukta bir noktaya kilitlendi ve verebilecek hiçbir cevap bulamadı...
Kadın düşünceli, aslında almak istediği cevap bu değildi. Bazen susmak en acı cevap olsa gerek diye geçirdi içinden sanki sorduğuna bile pişman olmuştu bu soruyu.....
Anlamıştı korkmuyordu adam onu kaybetmekten....
Adam düşünceli "evet" dedi içinden, "dünyadaki en büyük buyken sen öğrettin bana bundan korkmamayı. Peki ya neden yüzün allak bullak? Neden sana ihanet etmişim gibi bakıyorsun?

Neden hem varsın hem yoksun? Neden hep gitmek isteyişindir hayatımızda aslolan...

Kadın adama bakıyordu. Sanki içinden neler geçirdiğini anlamak ister gibi.... "evet" dedi.

"ben öğrettim sana ve hayatımdaki herkese gidişleri... Bir gün arkama bile bakmadan çıkıp gidebileceğimi. Ve görüyorum ki gerçekten başarmışım bunu öğretmeyi. Aslında en çok korktuğumuz şeyleri düşünürken , konuşurken ne çok alışırmışız onlara, onlarla yaşamaya ve başımıza geldiğinde tepkisizleşmeye.............."

Adam "kal desem şimdi, hep beni suçlayacak yaşanmamışlıklardan. Kal desem, gitme ne işin var bizsiz oralarda. Ya da ben geleyim desem. Yok, yok bunu kabul etmez. O buraları değil bizleri terk ediyor kendi ruhuyla birlikte. Gitme desem. Ben senin bedenin yanımda olmadan da yaşarım dünyada tıpkı dalları kırılmış bir ağaç gibi... ama kal desem sana... Bırakır mısın beni gene de?"

Sanki iç sesleriyle konuşuyorlardı. "Hayır" dedi kadın. "Seni suçlamam aslında kal desen de. Sen bilmezsin bir yanın giderken bir yanının sende kaldığını. Ama ben öğrettim ya gidişleri.... Şimdi gidemeyişlerim kabus olur bende. Ahhh bir kal de.... kal de de bu ben öksüz bırakıp gitmesin bizi. Bir kal de... beni sende bırakıp gönderme... Bak yüzüme."

"Hayır" diyordu adam. "bakamam yüzüne umutsuzluğumu görme diye. Bakamam... Sana sevdamdan vazgeçemem ama kal da diyemem."

Kadın "madem ben başlattım ben bitirmeliyim"diyordu. "Ben bitirmeli... bu noktaya kadar geldikten sonra en iyisi gitmeli......"

Yaklaştı adamın yanına sadece bir nefes uzağına. "evet" dedi. "gidiyorum ben artık" ama kadının içindeki ses adama yalvarıyordu kal de diye.

Adam sessizce dinledi kadını, "tamam" dedi. "Biliyordum hep bir gün beni bırakıp gideceğini, hazırdım buna. Sen hazırladın beni buna... ne demeliyim? Sen bana gidiyorum derken güle güle demekten başka". Çevirdi yüzünü kadının yüzüne bakıyordu. Dudakları bunları söylerken gözleri "hayır" diyordu, "kal" diyordu.

İkisi de sustu.
Artık sadece gözleri konuşuyordu artık...
Ve önce elleri kenetlendi birbirine...
Sonra dudakları....
Tanıdık tenler üzerinde utangaç buluşmalar yaşıyordu sevdaları...
Gidemedi kadın adamın hayatından kal diyende olmadan....
Hayatında zaman zaman olduğum ya da geçerken uğradığım fakat kalmayı bir türlü beceremediğim herkese...

Read more...

Dibi tutan tencerenin halleri

>> 15 Ağustos 2008 Cuma

Uyanırsın bir gün

Kalkarsın kendi sıcağından, kendi kokundan....

Ve hissedersin yüreğinde kocaman bir hafiflik...

Hafiflikte olur muymuş hiç kocaman dersin, yeni uydurulmuş cümleye kahkaha ile anlam katarken...

Bir ömrün iflasıdır yüreğinde yaşanan...mutlusundur ve huzurlu...

Garip bir sonbahar yağmurunun hüznünü anımsatır huzurun...

Aklına gelir tüm yaşamlar, eski dostlar, eski hayatlar...yüzünde kocaman bir gülümseme “vay be” dersin...

Bitmiş yolların uğranmamış hancısıdırsın artık..bir zamanlar işlek olan hanın artık tali yolda kalmıştır...bir huzur vardır yüreğinde ve bir de acı...

Aslında bitmemiştir yapılacaklar, yaşanacaklar...uzun alış-veriş listeleri gibidir zihnine yazdığın eksik kalanlar...

Ne savaşlara çare bulabilmişsindir, ne açlıklara... ne ölümleri anlatabilmişsindir insanlara..ne de yaşamı kucaklamışsındır bebek teninin anne kokusunda...

Sadece yaşamışsındır dibi hep tutan tencere kıvamında...

Bazen çıkıverir ortaya aynı bedene kaçak yapılaşan istilacı ruhların...

Bir kadın olursun cesur, bir korkak olursun çocuk, bir dost olursun tüm sırları tutan ve bir hain olursun kendi ruhunu satan...

“Bazen” dersin...bazen... farklı değilim ki şu yolda yürüyen adamdan, ya da az kullanılmış beynini satandan, teninin santimetre karesinden para kazanandan...

aslında herkes aynıdır diye geçer içinden...aynıdır..kromozom sayıları hücre çeperleri aynıdır...hatta yapılışları...sadece öğrenilmiş algılamalar farklıdır...maddenin halleri gibidir insanoğlu...ve halleri vardır kişilik denen fiyakalardan...ve bazen kişiliksizlik daha fiyakalıdır..

ağız dolusu küfürler savurursun hayata, hem de hayatı hakkıyla yaşamayı beceremeyenlere...

bir gözlüğün vardır elinde istediğin an istediğin renge dönüşeninden...daha teknolojilerin bile icat edemediğinden..

ömrün geçer bir kocakarı takviminin sayışlar zamanlarında...ve sen yarım kalan bir öpüşmesindir artık sevgililerinin dudağında...

yollar bitmiştir..ve yolculuklar...takatin kalmamıştır adım bile atacak kadar..ama bilirsin ruhunu..kalmasa da takati elbet çıkacaktır koşarak karşısındaki yokuşu...

ve bakarsın geriye tekrar...zihninde durur tüm eski siyah-beyaz fotoğraflar...ve sensindir onları rengarenk yapan...

huzurlusundur...kocaman bir huzur..ve bir de acı...

dersin ki “vay be” ne güzel bir ömürmüş yaşanılan...

ve bitse de yollar, biten yollardır ruhuna son armağan...

ve vedalaşırsın tekrar kavuşmak üzere ruhundaki tüm kadıncıklarla...yazarsın onlara son bir not:

hepinizi sevdim çok, ne bir eksik ne bir fazla...ruhumun tüm istilacılarına....

not: fon müziğimiz kazım koyuncunun “anılar düştü peşime” şarkısı...

“anılar düştü peşime uyumaz oldum

düşlerim vardı yamacına varamaz oldum

rüzgarla yarışırken koşamaz oldum

düze çıkmaz yollarım inemez oldum”....diye devam eder ve gider...

Read more...

diplerde

*Hayatın seni savurduğu yer, senin savrulmak istediğin yer olmayabilir. Dur ve bak; "buraya nasıl geldim"

*dünya batıyor iyi tutun, güneşle tek başına bırakacak seni.(haiku)


İzleyiciler

  © Blogger template Romantico by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP