Korkmayın açık denizlerde sizi batıracak dalga yoktur. Sığ sulardır hep bir tekneyi alaşağı eden. Kaybolmaktır en kötüsü denizlerde, fenerlere güvenin. Buyrun deyin lafınızı, lafla yürüsün peynir gemileri bu kez.





Kaptanzade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kaptanzade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Siluet-12

>> 16 Temmuz 2010 Cuma


Özledim işte ne var…
Bilmem, sence…
Ya bir gün de deki; haklısın.
İlla onaylanman lazım değil mi?
Soru sormasan.
Adam durdu etrafına bakındı…
Nasıl geldim ben buraya yahu, niye buradayım ki. İşte orada bir gece oturup öpüştüğümüz yer tam şurası değil mi. Deniz ayaklarımızın altındaydı. Niye buradayım ben yahu… O gece. Ne güzeldi…
- Dudaklarını çok yapıştırma.
- …
- Dilini daha az kullan
- …
- Nerden buldun orayı dudağımın kenarını…
- Güzel bu ama.



Pişt…
Ne var yahu.
Gene uzandın dünlere hayırdır.
Basit, özledim işte ne var.
Bak sana bir alıntı buldum bu gün. Frida Kahlo dan.

“Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.”

i
Vazgeçtim ha…
Evet vazgeçildin.
Kabul et, bir kadın vazgeçtiğinde hayat durur.
Kabul… Ama ben gene de özledim zira öğrendim onsuzluğu.
Yazık ki çok geç.
Seninle konuşmayı da özlemişim. Çok zaman oldu değil mi.
Evet… Unutma ben senim ve benim için hâlâ şansın var.
2010 Temmuz.

diplerde: Birsen Tezer den "Seher vakti" ni de bir dinleyin derim bunu okuduktan sonra.

Read more...

>> 12 Haziran 2009 Cuma


Tırtıl olarak sürünerek yaşar ve bir gün kanatlarına kavuşursun.
Bir gün, hepsi bir gün sürer.
Sen, yaşamın, neşen, özgürlüğün ve ölümün.
Bir yumurta bırakıp gidersin, dönmezsin.

Read more...

mutluyum ben di mi?

>> 26 Mayıs 2009 Salı


Yepyeni zamanlarda bekleyişim
Up uzun zamanlarda dünüm
Evinin yolunu bil diyenin
Evden habersizliğindeyim ben...

Read more...

araf

>> 25 Mayıs 2009 Pazartesi



tane tane gelir aslında,
tene değmektedir iğdiş edilmiş zamanlar.
öteye geçmektir
bir adım...
hadi, bir adım daha.
Tane tane gelir
ışık var olur,
bir gözde
bir başka göz bakar
kapanır göz...
araftır hayatın akışı
doğumdan ölüme
gün bitişinde
hayret...

Read more...

yorgun

>> 23 Mayıs 2009 Cumartesi




Bazen zamanın içerisinde süreklenirsiniz. Anlatamadıklarınız, boğazınıza düğümlenenler ve içinizde yaşattıklarınız hep sizin hayatınızda bir aksama gibi durur.
Oysa hayat ve zaman biteviye akmaktadır. Soruları vardır, talepleri, yalvarışları; insanlarınızın ve de en önemlisi can verdikleriniz dene der, oysa siz denemeyi çoktan vaz geçenlerden olmuşsunuzdur ve hayatı sadece olabildiğince yaşanılır tutma arzunuz vardır. Geçen zamanı ufacık bir tebessümle anma zamanlarında, yorgun ama içinizde kendinize dair hoşnutlukla yorgunluğunuzu çıkarmaktasınızdır. Bakmak ve sadece durmaktır size gereken...


Öylesine hayat akıp gidiyordu ki
Bir gün, sadece bir gün
"dur ve bak" diyemedi.
Sadece suskun
Sadece yorgun
Baktı...



NOT: Modelliği için Özlem'e teşekkür ederim. İyi ki varsın sen kız...

Read more...

yeşil

>> 25 Nisan 2009 Cumartesi


Tomurcuğa vurdu zaman
Taze yeşil şimdi renkler.
Polenler salınacak rüzgara
Alerjiye açık ruhum.

Aşk mı bu dölleyen,
Açar mı yaza neşen...

Read more...

Bu da geçecek.

>> 4 Nisan 2009 Cumartesi


8.3.2008 geçen sene mart ayı, yani bir yıldan az bir zaman fazla. Türkiye de henüz bu “global kriz” lafları edilmezden önceki bir zaman. “Kırkbeşliklerin savunusu” diye bir yazı yazmışım. O yazımda benim jenerasyonum “erkekleri” ekseninde bir zamanı ve o zaman içerisindeki sadece ekonomi yansımaları ile bir savunu bir özür metniydi o. Benim ve benim dahil olduğum yaş gurubunun yarınsızlığının bir ifadesi. Bir yenilgi manifestosuydu. Evet sadece ekonomik olarak baktım o yazı da zira sonuç orada kendini gösteriyordu somut olarak. Aslında daha geride ve daha da önemli bir yan vardı “SİNDİRİLMİŞLİK”. Korku, ama her şeye. Korku, korkmaya.



04.04.2009 bir yıl bir ay geçmiş. Türkiye ve de dünya kocaman bir ekonomik krizle baş başa. Yaklaşık beş aydır sürekli olarak insanlar işlerinden oluyor. Her bir işsiz yepyeni travmalara gebe birey yaratıyor ve hala çalışan aslında mutlu grup ise yarın korkusu ile baş başa. Mutluluk mu, o uzak bir iklim. Her çalan telefon ve her nasılsın bir karabasan. Mutsuzluk, endişe, yarınsızlık. KORKU…



Merhaba eski dostum, gene karşılaştık… Biliyor musun bu kez ben senden korkmuyorum. Gençler gördüm merdivenlerde sinir krizleri geçiriyordu. Ben ne yapacağımı bilmiyorum bu denli kötü olmadım ben diyen başka gençler. Evlerini boşaltıp analarının yanına sığınan aileler. Yarın şirketim kapanabilir ben ne yapacağım, nasıl bu çocukla ayakta kalacağım diyen gencecik kadınlar. Daha bir yığın öykü…



Merhaba eski dostum. Bu topraklarda çok uzun yıllardır ama o, ama bu siyasi otoriterler, şark bezirganı ve feodal burjuvazinin (ne garip ki o bile tam gelişmemiş o da ayrı) sözde siyasi oluşumları partileri ile sana gene hazırlıksız yakalandı. Teğet geçti hamdolsun. Teğet geçiyor derken birileri ki mevkii başbakan bu zatın, o sıra 35 yaşında bir erkeği şirketin merdivenlerinde ben sakin ol oğlum bu geçecek diye ayakta tutmaya çalışıyordum. Bir hafta önce oğlu doğmuş ve o, o gün işsiz kalmıştı.



Bunlar gerçeklerimiz. Bunlar var olan ve hepimizin şahit ve ya yaşadıklarımız. Peki ben niye bunları yazıyorum. Şunun için:



Bu bir kriz, hayat krizlerin var olduğu bir süreç ve elde tek şey var ya bu deve güdülür ya bu diyardan göçülür. Göçmek en kolayı aslında. Ama kalmak ve bu hayatı sürdürmek işte mesele bu. Tek başınıza iseniz zaten sorun yok, her bir biçimde yarına ulaşabilecek hafifliktesiniz. Ama aile ve aile bireylerinin “sorumluluğu” içindeyseniz o zaman savaşmak zorundasınız. Bu savaş ise hiç kolay değil.



Kaşar bir kriz savaşçısı olarak ve bu savaşlarda değer verdiği bir yığın şeyi yitirmiş biri olarak da, sadece artık şunu söylüyorum. BU DA GEÇECEK. Ama, ben şunu da biliyorum ki artık o sırada asıl tutunmam gerekenler, asıl tutmam ve daha da sarılmam gerekenler benim en yakınımdakiler. Zira unutmayın ki onlar hayatınızdaki tek yumuşak ve sığınalısı limanlar. Limanınız yoksa yorulmaya ve dalgalara yenilmeye mahkumsunuz. Evet yetemediğinize dem vuruyorsunuz. Oysa sadece bir gülüp yahu dur be hallederiz bunu demenin o anlık neşesi yarın size apayrı bir güç olacak buna inanın. Bir çiçek bile alamadım; yerine bir parktan hazır bahar da gelmişken bir dal (daha fazlasına gitmeyin bir başkası da alsın ve hatta orada da kalsın) çiçek koparıp kapıyı çalın. Kapıyı hasretle açın ve unutmayın yolunu gene buldu o.


Çocuğunuza sarılın, ona almak yerine birlikte olarak eğlenmeyi yaşatın. Birbirinize daha fazla sarılın. Hepimiz yorgunuz unutmayın ve yorgunluklar en güzel tenlerin sıcağında diner.
Unutmayın, yenildik. Ama her yenilgi yeni bir başlangıcı da taşır ve geçmişe değil hayat yarına taşır geçmiş orada bir yerde kalır denemek değil yeni yaşamaktır as olan.



BU DA GEÇECEK. Buna inanın daha öncede geçti. Ha evet zor olacak, ha evet dünün borçlarını ödeyeceğiz. Bu kez hiç değilse bu kez artık yarına bir şey yapma zamanı. Deniz bitti. Gidilecek tek yer bu yurt. Hani terk edip kapattığımız evlerimiz gibi anayurda taşıdık.


Seçimlerimiz bizi yarına taşır hayata bakış acılarımız bunlarsa bizi belli bir siyasi yapıya sokar. Bu siyasi talebi en alt seviyeden mahalli düzeyden başlayarak örgütlemeli ve buna sahip çıkmalıyız.


Yemeğin önüme nasıl geldiği değil yemeğin hazırlanışı da önemli. Benim istediğim tarzda o yemek pişmeli ki o yemekten zevk alayım.



BU DA GEÇECEK. Hayat bu ve hayat içinde basit anlar var ve bu anların keyfine varın. Ha sayısı az evet ama az olduğu için güzeller unutmayın.



Kendinize, sevdiğinize, ailenize ve toplumunuza sarılın başkası yok. Yokluk inanın sadece boşluk…



BU DA GEÇECEK. Sahip çıkın.



Not: Bu yazıyı yazdıkdan sonra dönüp okumadım. İçimden böyle yazmak geldi ve yazdım.


kırkbeşliklerin savunusu nu okumak isterseniz tıklayınız



http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=97328




Yalın dan "Herşey sensin" i bulup dinleyin enteresan.

Read more...

o yalnızca bir ağaç

>> 24 Mart 2009 Salı


Bembeyaz karların üzerinde taze karı ezen ayaklarımdan çıkan sesden başka hiçbir şey yok. Beyaz öylesine hakim ki her şey bu beyazlığın içinde tümüyle ayrı ayrı duruyor. Yürüyorum bir saattir kar dinmedi bazen azalsa da sürekli yağıyor. Bolu Köroğlu dağı Kızık yaylasında bu ikinci günüm. Dün bütün gün güneşli iken bu gün sabah beşten beri yağan kar altında etrafı geziyorum. Ekipten sıklıkla ayrı kalıp bu doğayı tek başıma hissetmek derdindeyim. Tek ses adımlarım ve azıcık usul usul esen rüzgar. Dün güneş batarken çektiğim ağaç aklımda sürekli.

Bir ormanın hemen kenarında fakat ormandan uzak tek bir ağaç. Arkasında türdeşleri yan yana kol kola vermişken o tek başına. Ormanın gölgesi birlikte, ayrıt edemiyorsun hangi ağacın gölgesi, gölgeler iç içe kop koyu bir çizgi. Ama onun gölgesi ve dallarından süzülen ışık tek ve yerde öylesine ayrıt edici ve neşeli ki.

Beyaz örtü günün kızıla vurduğu anlarda kızıla bulanırken, bu ağacın gövdesi onun hafif oynaklığı ve gölgesinin o nefis detaylarına takılıp kaldım. Elimde makinem güneşin onda yarattığı nefis etkileri izlemeye koyuldum. Her an bambaşka bir figür oluşuyordu gözümün önünde ve karşımda bir ağaç dans ediyordu, her şeye tüm olup bitene ve tüm olup biteceklere de inat o gün sonunda bir balerin edasında dans ediyordu. Arkasında ise türdeşleri dimdik onu uzaktan seyrediyorlardı.

Türdeşlerinden evet daha kısaydı, ama dallarını daha bir özgürce etrafa salmış güneşi daha fazla kucaklıyordu. Gövdesi daha kalındı, kim bilir dayanacak kendinden başkası olmadığı için buna mecbur kalmıştı. Sarılabileceği ve ya dayanabileceği tek ağaç yoktu ki onun, rüzgara karşı tek başınaydı.

Nasıl olmuştu acaba, tüm türü ardında metrelerce uzaktayken o burada nasıl filiz vermişti, tohumunu amansız bir rüzgar mı taşımıştı buraya yoksa bir kuşun ağzından mı düşmüştü yem olacakken. İkinci şıkkı sevdim. Öyle olmuştur bu ona yakışır. Kim bilir ne vartalar atlatmıştır ama o her şeye rağmen yılların içerisinden bu hale, bu oynak ve nefis gölgelere kavuşmuştu. Yolun kenarında yaz güneşinde sırt verilip oturulacak bir ağaç olmuştu işte.

Kar gene arttı, yürüyorum. Sessizlik çok güzel, karın sesini duymaya uğraşıyorum nefes alışlarımı susturup. Kızık yaylasını dinliyorum kocaman beyaz bir sessizlik. Birden bir ördeğin buz tutmuş gölün kenarından sesi geliyor kulağıma. Avaz-avaz bağırıyor hiç susmadan, tam o anda kafamın üzerinden başka bir ördeğin o sese doğru uçtuğunu fark ediyorum. Sisle karışık karda yolunu bulsun diye eşini çağırdığını anlıyorum. Gel eşim gel buradayım, sesime gel işte yuvamız benim sesimin olduğu yerde, bana güven gel…

Kardan nefret ederdim oysa, yürümekten de. Ama hepsini ne çok seviyormuşum…

Read more...

kaç ayrılık sürer bu zaman

>> 13 Mart 2009 Cuma


Kaç ayrılıktır sürdürdüğüm
Zaman
Yeni vermiş çiçeğini bahar…
Gittiklerimden
Gelemem diye direttim,
Direttiğime lanet okudum…
Bir yanım kal
Öte yanım git.
Kaç ayrılıktan sonra
Kalma gitlere tükürdüğüm
Nefesim,
Aklaşmış saçlarım,
Nasır rahatsızı adımlarım…

Bilmemişim;
Meğer ne çok özlemişim.

Read more...

Şiirle mimlemmişimde...

>> 8 Mart 2009 Pazar


Mimlenmişim ben de… Yahu oturup dururken nereden çıktı şimdi beni mimlemek. Hay allahım hem de en zor yerimden mimlenmişim. Şiir demiş mahallenin bir deli kızı. Sizin en sevdiğiniz şiiri öğrenebilir miyiz demiş…

Şiir.

Ne garip bu güne kadar aslında hiç düşünmemiştim bu soruyu. En çok hangi şiir, en çok hangi film, en çok hangi öykü vs… En çok ? Verecek bir yanıtım yok aslında en çoklar üzerine. En çoklarım hep hayata dair. Bir öykü gibi Ege’mi sevdim, bir şiir gibi Delfin’imi . Sanat gibi ise analarını. Hiç başka bir şeyi sevebileceğimi varsaymadım. Ama zaman içinde ben de öğrendim ayrıt etmeyi şiirin, öykünün, fotoğrafın yani sanatın aslında daha başka da anlamlarının olduğunu ve bence olabildiğini. İlla bir ait olduğuma değil sadece benim ruhuma benim yalnızlığıma, benim ben olmama çıktığını. Ama ilk kez soruldu en çok hangi şiir diye, bir soru ve şaşırdım. Şöyle bir zihnimi yokladım. Balık hafızasıdır belleğim tek bir dize kalmaz veya bir satır. Sadece bir an olur bir dize gelir veya bir satır ve yada bir replik. Ama ne kendi yazdığım ne de başkasının bir satırı gelmez aklıma haydi deyince.

Önce şairlerimi düşündüm… Hocam karşıladı beni. Sevgili Cevat Çapan. Şiiri onla tanımaya başladım, onunla ilk gençliğimde antik tiyatroların izini ararken dinlediğim şiirleri geldi aklıma.

Dağın eteklerinde orman
Çam, sedir, ulu çınarlar…
Birbirini seyrediyor aynasında denizin.
Çamlar pürleriyle suskun,
Sedirlerin gözleri uzakta,
“Ölünceye kadar seninim”, diyor denize
Kendi gölgesinde yanan bir çınar.


“pürleriyle suskun” ne çok kullandım suskun olmayı yazılarımda hep bir erdemmiş gibi. Durmayı ve durmanın beklemekten öte bir yan olduğunu “kendi gölgesinde yanan bir çınar” gibi.

Derken Ahmet Haşim’in o delişmen o çok bana yakın melankolisini keşfettim, oysa devrimci zamanlarımda ne çok atlamış ne çok anlamamıştım onu. Hep yaz olacak sanıyordum oysa “sonbahar” soneleriymiş hayat.


Bir taraf bahçe, bir taraf dere
Gel uzan sevgilim benimle yere,
Suyu yâkuta döndüren bu hazân
Bizi garkeyliyor düşüncelere…


İlk öğrenimimi Ahmet Haşim miş veren. O lirik şiirlerinde bana. Haşim’in dizelerine göz gezdirdim bu satırları yazmadan. Bu arada Ahmet Haşim’i bana tanıtan kadını anmadan geçemem. Dürnev Tunaseli.

Hayatta tutkuyla bağlandığım iki şair oldu ama. Biri Neruda öbürü ise mis gibi Kızılırmak gibi bir adam. Hasan Hüseyin. İşte benim enim… AKARSUYA BIRAKILAN MEKTUP
Şiirin tamamını buraya yazmayacağım, belki Hasan Hüseyin diye arar ve daha başka şiirlerini de okur bu satırları okuyan birileri. Ama girişindeki anekdot çok başkadır…

İncecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu.


Kimseye soru sormam, o yüzden kimseye mimim de yok… Soruldu dedim…


işte beni mıhlıyan:
http://birdelininguncesi.blogspot.com/2009/03/siirli-mim.html

Read more...

yol

>> 17 Şubat 2009 Salı


Birlikte taşırız,
Sen yanımda alyazman
Ben yanında sırtımda sepetimle.
Birlikte taşırız,
Sen yanımda ol
Ben yanında yürüyeyim.
Ne gam
Birlikte taşırız yolu.

Read more...

>> 11 Şubat 2009 Çarşamba


Nice bitiş günlerine ruhum
Bir yılı daha bitirmenin gururu.

Ne çok mutlu herkes,
Ne çok yeni yetmiş bahar dalı sevdalar.

Nice yıllara kapı eşiği sevdalar
Yepyeni yollara vurmanın heyecanı.

Ne çok yeni ten telaşı
Ne çok yeni bir bakış ve dopdolu heyecan.

Bir de şu soruları olmasa yeni yetmelerin…

Read more...

böyle işte sadece hiç.

>> 4 Şubat 2009 Çarşamba


İki yakası bir araya gelmez düşler misali benim halim. Kime ne.
Azıcık beri durmuş olmam ve temaşaya bakmaya vermişliğim, beklemekte olduğum değil ki. Durduğum yerde kendi yaralarımı kendimin yalamaya çalışmasının ne sakıncası var ki. Niye illa birini katıp da birine yalatayım ki yaralarımı. Kangren olup uzvumu atmak için mi?
Ne kolay oysa kes at.
Kolsuz kal

Aman canım nasılsa iki tane var…
Sonra?
E onuda bu sefer veririz ne gam…
Yok kardeşim ben tek vücut gideceğim cehenneme…
Garantiledin cehennemi yani
Eh…

İkisi bir araya gelmez düşlerinizin sonu nereye varır zanlınızca?
Bir yere varmaz varması da gerekmez.

Deli saçması hallerinizin bir devamı yani?
Evet size ne?

Hiç…

Bir yere varmaz atışmalardır aslında durduğun anda.” Hiç” e varan sohbetlerin, kocaman durur karşında pek ala demek istediklerin ama demediklerin. Olsun varsınla geçişip giden günler boyu…

Bu zaman da böyle işte.

Read more...

bir

>> 26 Ocak 2009 Pazartesi


Bir gün doğuşunda,
bir koya,
orsasına yatmış bir tekne girer.

Bir gün sürer
ışık altında


yorgun…


Ardından gün,
bir martı kanadında
gider.



Gün batımından gün doğumuna
sadece karanlık hüküm sürer.


O DA YORGUN.

Read more...

geri kalan

>> 24 Ocak 2009 Cumartesi


“(Ne çokdu oysa, ne çok.) Sanmışmıydım çokluğu, yoksa çok muydu gerçekten. Ne gereksiz bir soru...Geri kalan zamanlarda ne yazabilirsem şiir niyetine.”

Niyetim olsun...
Sen, kimsin gözlerinden hayat akan.

Bilemediğim, bilmeye korktuğum.

Bilemedim ben.
Bilmeyi erteledim.

Belki sevişirim senle gün doğuşunda
Belki sarılırım gün sonu yorgunu.

Belki sen beni aldatırsın
Belki ben seni

Bilemedim ben


Belki tutarım elini gözümü son kez yumarken.


Olsun varsın


İşte bak durdum sana, çıkmazım artık
Bilmelerin tümünü bilemedim ki ben.

Read more...

ihbar ediyorum sayın savcım

>> 10 Ocak 2009 Cumartesi

Bu gün Ankara’yı deşiyordu kepçeler. Silah varmış, “birinin” krokisinde bulmuşlar yerlerini.

Bilmem ki birinin krokisinde de bizler çıkar mıyız acep. Hani 70 li yıllardan beri okuyup bu ülkede mesleğini yapmaya çalışan üç beş paraya günü kurtarmaya çalışan ve sonra mesleğinden tiksinen, mesleğinden ve o mesleğe atılmak için verdiği çabaya lanet eden ve üstü her gün kalın bir cehalet toprağı ile kaplanan, havasızlıktan boğulmuş ve oracıkta kabullenerek kalmış kocaman yığınları da bulurlar mı?

Bu ülkede evine gidecek parası olmadığı için gidemeyen(yıllarını bilgisayar yazılımına vermiş), çocuğunun dişçi parasını ödeyip servis parasını ödeyemeyen(yıllarını televizyona vermiş). Bütün bunları dert ettiği için hayatını zehir eden işte o toprağın altına itilmiş ve üzeri örtülmüş bir kitle yatıyor.

Varın siz mafya ile toprak ağsını ve polis şefinin aynı kazada aynı arabada yer aldığı ve öldüğü silahları alın, bulun ve bunu; anlı şanlı paşalara bağlayın. Yetmedi bunu bir de adı hep ispiyonculukla anılmış, siyasi yanı sözde olan aydınlıkçı olan bir şahsa bağlayın o da yetmedi, güneydoğuda uyuşturucu-silah trafiğini yönlendiren asker eskilerine dayandırın.

Yetmez, kepçeler daha bizi bulmadı. Hani şu doğalgaz parasını denkleştiremeyen, hani yarın işim var mı diyenleri. İşte sayın savcım silahtan çok öte gömülen var bu ülkede.

Ankara’yı deştiniz yaşasın gazete kağıtlarından bulduk silahların gömü yılını.

İhbar ediyorum sayın savcım bu ülkede 1950 yılından beri insan gömüyorlar diri diri. Emeğini, yeteneğini, eğitimini, geleceğini. Krokisi bende savcım ahanda veriyorum size.
Anadolu denen yurt buyurun deşin

Read more...

Mühim değil

>> 2 Aralık 2008 Salı


“Mühim değil” ne hoş bir laftır ne çok kabulleniş. Pek sever oldum ben uzun zamandır bu lafı. Çok kibarımdır o ayrıııı…. Ama kibarlığımı bir kenara bırakırsak aslında evet artık mühim değil ki ayağıma basılması, mühim değil damarıma basılması. Kızdıklarım yeter, kızmadan yaşamaya da bir yerden başlamalı. Sakarlık işte ayağına basılması, damarına basılması bir anlık gaflet. Asalım mı yani durduk yere.

Affetmeyi öğrenmeyi neden hep erteledik ki, karşımızdakilere yer açmak yerine alanları daraltarak ayağımızı ayağın altına sokup,"aha ayağıma bastın”suçlusun işte demelere ve bunun savaşlarına niye çıktık ki. Basit gençtik… Basit insandık… Basit hepsinden öte ben eksende yaşar olmaya alışıktık…

Yanıldık…

Mühim değil…

Öğrenmek işte böyle bir şey…


Hayatın aslında yaşama sanatı olması ve bu sanatda, hayatın içindekilerin tek tek önemli ve hepsinin aslında nasıl kırılgan, nasıl yitirilir olduğunu bilerek yaşamaya başladığınızda; hayatın bir gözünü daha öğreniyorsunuz. Kimse ve hiçbir şey kalıcı değil. İşte ta bu yüzden de o kadar önemliler ki, her bir geçirilebilen ân. Yaşasın bu gün de var işte. Yarın yarının sorunu, bu gün sahiplenerek yarına bir yol açtım. Yarın ise…

Mühim değil, bu gün vardı…


“Dip not: Ey benim öfkelerimi çalıp Karadeniz sahilinde kendine hayat kuran adam, Allah tependen baksın. Hayır azıcık kızmam gerekiyor kızamıyorum yahu. Hayır mühim değil biliyorum ama kardeşim bu kadarı da vurdum duymazlığa girmeye başladı… Tez elden bu işe el atıla. Karadenizden hırcın iki dalga kap gel .Bak bir 70'lik söyledim yanına lakerda, az ciroz, beyaz peynir. Balık çpazarındaki masada bekliyorum.

Read more...

56. sayfa ve ötesi.

>> 30 Kasım 2008 Pazar

Bu mim davasını anlamadım blogda. Hoş anlamam da gerekmiyor her hal boş ver. Ama Sevgili "Nily" de bir durumla karşılaştım: Yakınınızdaki bir kitabın 56. sayfasının 5. cümlesini yazın. Hey enteresan geldi bu bana. Ben Tom Robbins'in "Dur bir Mola Ver' ini okumaya çalışıyorum üç gündür. Ciddi bir caba içindeyim bu kitapla. Bazen çok severek bazense ya üf ben bu kitabı sevmedim diyerek okuyorum.339 sayfa ve ben üç günde 122. sayfaya ulaştım. İki saat gidiş iki saat geliş şirket git gel yolculuklarımda 4 saatim bu kitabın. Sonuç bu.

Derken Nily le beraber Aydan Atlayan Fulya kedisi de bu kervana katılmış ana bir de bizim Haşmet ay pardon Haşim de bu kervanda. Eh kambersiz düğün olmaz değil mi buyurun ben de katıldım okur yazar kervanına (Görende adam bir okur bir okur sorma gitsin der ha. Yahu arada verdiğin 20 yıllık arayı nasıl doldurursun sen ona yan salakoş. Ya bir dur ya. Tamam) Yakınımda hep kitaplar oldu benim. Kapağını açmayı hep ertelediğim. Hoş şimdilerde ne bulsam okur tadındayım o ayrı. Ama dostlar size bir 45 lik patlatayım ortaya yakınınızda olanları okuyun. Kitap, film, müzik ve insan hiç fark etmez sadece okuyun. Hey Faruğun şu dediği vardı ya hani Beykoz daki gecede ya ne güzeldi. Hey, Fatih Akın Arka pencere de şunu ne güzel demiş, Tom Robbins 56. sayfasında kelebeklerin ağaçlara meftunluğunu anlattığı satırlar….

Anılar, işte böyle oluşuyor. Önemlisi anlamalar, kabullenmeler ve önemlisi sevmeler.
Sağlıcakla kalın satırlarınızı unutmadan.

Read more...

Siluet 11

>> 23 Kasım 2008 Pazar


Önümde bomboş beyaz bir sayfa var, beyazlığı aşağı doğru uzanıyor. Sonu yok yazdıkça arkasının geleceğini biliyorum. Bembeyaz bir sayfa, yepyeni başlangıçlara çağırıyor beni, ne geldiğim yerler ne de yarın gideceğim yer değil, sadece bembeyaz bir boşluk.
Kış gecelerini sevmem ben, kış gündüzlerini de. Kışları bir türlü sevemedim aslında kısaca. Hoş kimin umurunda ki.

“Hey bu satırları yazan adam kışları sevmiyormuş. İyi aman o zaman okumayalım… “

Okumayın, zaten niye okuyorsunuz ki, ne öğrenip benden ne kazanacağınızı sanıyorsunuz. Yok ki ben de, olsa kendime verirdim önce.

En çok ışığın azlığını sevmem kışları ve siluetimle geçirebildiğim o kısa anların daha da kısaldığını bilirim(meğer bilirmişim) ve gene sevmem kışları. Yazmalarım azalır, aynı yaşamalarımın azaldığı gibi. Ayılar haklı, kışın yaşamaya değer yanı yokmuş deyip uyurlar.

Ne zamandır siluetimle konuşamadığımı fark ettim; onu ne çok özlediğimi de. Zamanımız olamadı onla bir türlü. “Yalan”, aslında oldu ama hep görmemezlikten geldim zamanım yok ertelemesi ile. İlla bir yerlerde olmalıydık, ikimizde; Barba’yı çok sevdik, adada olmayı da. Buna zaman ayıramaz (bütçe demek daha doğru)olduk. O zaman konuşamaz olduk zira orada pek güzel konuşuyorduk.
Ama gidemediğimiz yerler dışında, olduğumuz yerde konuşamıyorduk aslında. O bana hey diyordu bak bunu dinle. Bense şirketin bahçesinde bir sigara molasında bir şeyi dinlemek istemiyordum. Hey bir de buna bak, bak ama çok ilginç. Ama ben trafiğin içinde de onu dinlemek istemiyordum. İlla gidilesi hoş mekanlar olmalıydı sohbetler için. Bana dün şirketin bahçesinde lodosun bulutları biçimlendirdiği anda:

- Hey, artık duy beni. Bak zamanımız kalmadı artık sen ve gölgen kalacaksınız. Ben artık yokum. Anlarımız çok önemliydi senle, o kısacık zamanlarımız ama artık tek laf edemeyecek kadar kısa zamanımız. Mevsim kışa vurdu ve ben ışıksız kaldım söyleyecek çok lafım var ama artık sana zamanım yok.

Durdum ve ona baktım güneş ne çok azalmıştı, bana öylesi hüzünle baktı ki, ona dur bile diyemedim ve o son ışıkla gitti. Evet, gölgemle baş başa kaldık o an. Gölgem benim silik ifadem. Siluetim o hep dimdik duran ve bana hep hey sen diyen.

Son duyduğum artık yeni bir hayat istiyorum cümlesiydi. Bunu bana ver, bana sensizliği ver diyordu bir kadın. Bana yeni bir hayat yaşamam için şans dile. Nasılda atlamıştım bu lafı ben. Siluetimi kış uykusuna uğurlarken diyebileceğim

- Hey, bense bu hayatı fark edip anlamak ve sahip olduklarımın tadını çıkarmak istiyorum.

Demek istedim ama o gitti.
Kış geçecek, kar yağacak bembeyaz. Bu sayfa gibi olacak hayat yeniden yazılmaya hazır. Sen hiç baharı gördün mü diyecek biri ve ben;

- Bilmiyorum bu ilk baharım diyeceğim.

Kış da geçer, bu günlerde. Unutmayın yarın olması bile umuttur.

Read more...

İz

>> 18 Kasım 2008 Salı


Yüreğin koysun gitmelerimi
Fırtınalara dayanmış yüreğim.

“bir tek senin meltemine
yenik”


Bir tek sendin
sığındığım
bilmez gibi
bildirmediğimdin.

ben mi geçim
erken mi herkes


Bilemediğim…

Read more...

diplerde

*Hayatın seni savurduğu yer, senin savrulmak istediğin yer olmayabilir. Dur ve bak; "buraya nasıl geldim"

*dünya batıyor iyi tutun, güneşle tek başına bırakacak seni.(haiku)


İzleyiciler

  © Blogger template Romantico by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP