Korkmayın açık denizlerde sizi batıracak dalga yoktur. Sığ sulardır hep bir tekneyi alaşağı eden. Kaybolmaktır en kötüsü denizlerde, fenerlere güvenin. Buyrun deyin lafınızı, lafla yürüsün peynir gemileri bu kez.





isteyeceğim kadar yakın

>> 12 Eylül 2008 Cuma

“Hayatımdan çıkarabileceğim kadar uzak, hep mutlu olmasını isteyeceğim kadar yakın.”

Üç kadın ve bir erkek. Mum ışığında bir yemek masasının etrafında oturmuş bira içiyorlardı.
Kadınlardan birinin mutsuzluğu yüzünden akıyordu. Yanında oturan adam kocasıydı. Birkaç gün içinde deliler gibi aşık olduğu ve hamile kalıverdiği adam. İki çocukları vardı. Sessizce masadaki aynı noktaya bakarak yan yana oturuyorlardı. Yorgun bir sessizlik içindeydiler.

Kadınlardan yaşça küçük olanı -ki içlerinde en iyi huylu, en anaç ve uyumlu olanıydı- “Boşanma davası açtım” dedi birden. “İki ay sonra mahkememiz var. Evden taşınacağım. Çok mutsuzum. Ondan hiçbir şey istemiyorum sadece çocuklarımı alıp gideceğim.”

Adam acıyarak baktı kadına. Karısı “En iyisini yapıyorsun” dedi. “Biz bir türlü ayrılamıyoruz. Ben de bunu istiyorum. Ama ayrılamıyoruz”. “Biz çocuklar için en iyisini yapmaya çalışıyoruz” dedi adam. Çocuklar var. Bizim birlikte olmamız onlar için gerekli”. Güldü karısı, “Çocuklar için mesele bu değil mi? Çocuklar. Evet, biz doğru olanı yapıyoruz. Onların yanında kavga etmemek için sürekli duygularımızı bastırıyoruz.”

Küçük kadın boşanma başvurusunun onu nasıl da rahatlattığını düşündü. Bir yıl boyunca o da benzer şeyler düşünmüştü. Çocuklar için doğru olan hangisi, kalmak mı, gitmek mi? Ayrılmanın kolay bir yolu vardı belki de, geleceğe yönelik endişeleri ortadan kaldıracak hiç kimseyi üzmeyecek bir şekli. Var mıydı böyle bir şekil? Alıştığı bir düzen, alıştığı bir ev, alıştığı ve sevdiği bir adam… Kocasını özleyecek miydi mesela? Yataktaki o bilindik kokuyu, evdeki o bilindik sesi, her akşam uzun bir yolculuktan dönen birini bekler gibi beklenen o kapı zilini. Kocasının yanındayken hissettiği ilk sevgililik günlerinden kalma, derinlerde bir yerden gelen üstü acıyla, yorgunlukla, kanla ve daha bir sürü şeyle örtülmüş o garip duyguyu.

Çocukların kapıda babalarını gördüklerinde yüzlerinde beliren o ifadeye ne olacaktı? Gözlerindeki o ışıltıya? Ya çocukları? Alışabilecekler miydi babalarının yokluğuna? Ayrılmayı düşündüğünde kafasından söküp atamadığı ve içini kemiren bir sürü detay… Belki de halledebilirlerdi o lanet olası halledilebilir basit sorunları. Sonra birgün aniden farkına vardı. Halledemezlerdi. Bir sebebi yok, sadece mutsuzluk. Sebepler çok ama onlar aslında sebep değil, bahane.

O ana kadar susan üçüncü kadın ben dedi “Eğer mutlu değilsem başkalarını da mutlu edemem. Ne kocamı ne çocuklarımı ne de başkalarını”. Adamın karısı ben de dedi. “İşte bunu anlatamıyorum. Ben de senin gibiyim”. Adam sakince “Ben edebilirim” dedi. “Mutlu olmasam da başkalarını mutlu edebilirim. Çocuklar benimle birlikte olmaktan mutlular.”

Üçüncü kadın peki siz dedi. “Çocuklar mutlu tamam peki size ne olacak. Çocuklar sizi model alıyor. İlerde ilişkileri buna benzeyecek. Bu iyi mi?”

Boşanma davası açan kadın mış gibi yaşıyor diye düşündü adam için, mutluymuş gibi yapıyor. Kendi duygularından kaçıyor. Düzen ona iyi geliyor. Kendi kocası da öyleydi. Ne zaman ilişkileriyle ilgili konuşmaya kalkışsa benim hiçbir problemim yok. Gayet iyiyiz derdi. Sonra bir gün aniden ayrılmak istediğini söyleyip çekip gitmişti evden.



“Hayır öyle değil çocuklar gayet iyi” dedi adam. “Hem biz karımla problemlerimizi halledebiliriz. Çok basıt sorunlarımız var bizim ve çok rahat halledebileceğimiz şeyler yüzünden kavga ediyoruz”. Ne gibi dedi kadın örnek ver. “Sen beni hep suçluyorsun” dedi adam. “Mesela sürekli niye bunu yapıyorusun diye soruyorsun. Oysa bana sadece şunu yapar mısın desen sorun olmayacak, yapacağım ama sürekli niye kelimesiyle başlıyorsun”.

“Evet bunu soruyorum çünkü sana defalarca şunu yap ya da yapma dediğim halde yine aynı şeyi görüyorum ve artık soruyorum; neden bunu yapıyorsun?”

“Ne ilgisi var” dedi kocası, “Sen sadece beni suçluyorsun”.

İkinci kadın suçluluk duygusu diye düşündü. Bu duygu ne zaman gelir içimize yerleşir ki? Acaba gerçekten suçlu olduğumuz ve pişmanlık duymamız gereken zamanlarımızı yok saydığımız için mi durduk yerde ortaya çıkar? Ya da aslında nerde hata yaptığımızı bir türlü anlayamadığımız için mi o basit şeyler yüzünden böyle hissederiz. Bu, kaynağı ilk çocukluk deneyimlerimiz olan bir alışkanlık mıdır? Yoksa gerçeği inkar etmenin kolay yollarından biri midir?

Aşkla başlayan bir ilişki ne zaman ve nasıl birinin mutsuzluğu, diğerinin suçluluğu haline gelir?
Birasından bir yudum aldı...
Kendini gecenin ve yalnızlığın şefkatine bıraktı.






.

3 yorum:

Kaptanzade 12 Eylül 2008 22:27  

Benim güzel arkadaşım, hoş geldin aramıza. Yazılarını bekliyor olacağız. Unutma lafla yürüyecek peynir gemilerimiz. Gören gözlerimiz ve yıllarımız var bu bizi ayrıcalıklı kılar. Sevgilerimle.

özlem demirçi 12 Eylül 2008 22:59  

öncelikle hoş geldin:)) çok güzel bir öyküyle merhaba dedin hepimize...yeni yazılarını ve yazılarındaki insan hikayelerini yolculukları dört gözle bekleyeceğim...kalemine ve yüreğine sağlık...sevgiler

gülce 13 Eylül 2008 00:38  

Hoşbulduk, aranıza aldığınız için teşekkürler. sizinle birlikte denizlerde yolculuğa çıkmak beni çok mutlu etti. Teşekkürler. Sevgiyle.

diplerde

*Hayatın seni savurduğu yer, senin savrulmak istediğin yer olmayabilir. Dur ve bak; "buraya nasıl geldim"

*dünya batıyor iyi tutun, güneşle tek başına bırakacak seni.(haiku)


İzleyiciler

  © Blogger template Romantico by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP