Korkmayın açık denizlerde sizi batıracak dalga yoktur. Sığ sulardır hep bir tekneyi alaşağı eden. Kaybolmaktır en kötüsü denizlerde, fenerlere güvenin. Buyrun deyin lafınızı, lafla yürüsün peynir gemileri bu kez.





Adam-Kadın ve Gece 5

>> 1 Ağustos 2008 Cuma

- Böyle de yaşanmaz ki, bilirken rüyaların bölünmüşlüğünü.

Nereden takıldı ki bu laf ağzıma sabahtan beri geveleyip duruyorum. Diye düşünürken, bir yandan da derin çantasının diplerine inmiş kapı anahtarlarını bulmaya çalışıyordu. Her gün şu anahtarı en kolay alınacak yere koymak için yemin ediyorum kendime ve her gün kapıdan çıkarken çantama atıp gene bu çileyi çekiyorum ya pes bana.
Kapısını kapattı ve kapıya yaslanıp oh dedi, yaşasın evdeyim ya, diye geçirdi içinden. Evin sessizliğini dinledi, hiçbir fazla ses yoktu içeride. Ayakkabılarını çıkarıp büzüşmüş ayak parmaklarını oynattı. Çok komik geldi ayak parmakları. Doğru yatak odasına gidip soyunup banyoya gitti lavabonun başındaki aynada bütün gün suratına yaz sıcağı ile yapışmış makyajının haline baktı. Temizleme losyonunu eline aldı.

- Ne çabuk bitiyorsunuz siz yahu dibinizi delik mi üretiyorlar sizi kuzum.

Havluluğa döndü ve asılı iki bornozu gördü pembe ve mavi iki bornoz yan yana duruyordu. Niye kaldırmıyorum ki bunu sanki.

- En son Onur kullandı onun bornozunu sanki bir daha kullanacak mı ki. Hayır.

Ben ne yapıyorum ya, diye düşündü içinden ne bu imkansız insanlara yönelme durumum benim. Onur, ne iyi geldi onla geçen zamanlar, ne kadar da hiçbir yere gitmeyecek bir durumdu ve su yolunu öylece bulmuştu işte.

- Kimse olmasın istemiyorum kimseyi. Aynı sahiplenmeler ve sınırlamaları istemiyorum ben artık.

Aynadaki yansımasına bunları söylerken hırsla yüzündeki makyajı sildiğini fark etti, adeta derisini kazırmış gibi.

- Ben iyim, ben iyim…

Salona geçtiğinde mumlarını yaktı balkon kapılarını açıp akşamın ılık havasını salona davet edip koltuğun sağındaki yerine oturdu. Dün geceden kalan kadehe baktı ve mutfağa götürmeyi düşündü.

- Çok yakıştın buraya kadehçik seni bu gece de burada bekleteceğim. Kimsenin bana ne dağınık kadınsın deme gibi bir hali yok.

Televizyonun kumandasını eline alıp kanalları şöyle bir geçti, hiçbir şey yoktu. Ah bir ağlak Türk filmi olsa şimdi ne güzel olurdu gülüp gülüp üstüne birde ağlardım. Karnım davul gibi zaten sökülemedi gitti şu lanet zaten. Kitabını eline aldı, ayracı son sayfaya koyarken, evdeki sessizliğe takıldı kafası. Müzik setinin kumandasına uzandı odayı dolduran müzikle mumlarına baktı.

- Hey hazreti Selin türbesi gibiyim ha…

Selim, bu adam ne yapıyor bir var bir yok. Onlayken hep sesiz bir şeyler demesini duyuyorum, kafa sesi hep ortalarda. Ama hep beni dinlemek için duruyor ve susuyor. Dememelerine ne güzel bir kılıf yarattı. Öylece sarılmak geliyor ona bazen içimden ama yoo ben tek başıma geçmeliyim bu yolu. Biriyle aşmayacağım onun yokluğunu bunu tek başıma yapmalıyım. Ama peki niye bekliyorum bu adamı ben, niye yok oluverdiğinde arıyorum ki.
Yerinden kalktı, kadehi de eline alıp mutfağa yöneldi. Kadehi bulaşık makinesine yerleştirdi. Buzdolabını açıp çikolatasından kocaman bir parça koparttı. Bira alıp kapağı kapattı. Biranın soğukluğu avuçlarının sıcağına iyi geldiğini hissetti.
Balkona çıkıp oturdu gece günün sıcaklığını hala taşıyordu. Karşı balkonda oturan adama baktı önünde gene bilgisayarı ile bir şeyler yazıyordu ayaklarının dibinde yatan kedi ile bu adamı hep merak etmişti.

- O da yalnız işte hepsi bu.

Ne istiyorum ki ben bir işim, evim, bir yığın arkadaşım var illa biri mi olmalı mı yani. Bak ne güzel işte tek başıma pek de güzel idare edebiliyorum. Ne yani su damacanasını kaldıramazsam iterim olur biter. Hep her şeyi planlamak zorunda olmadım mı, bir damacanayı da iterim. Ne çok bıktım çekiştirmekten hayatı. Ne çok şekil vermek telaşındaydım ilişkime, ne çok ben böyleyim işte kabul et vardı. Ne çok istedim terk etmeyi ve ne çok korktum terk edilmekten.
Selim, tüm bir geçmişi ile savaşmaktan yorgun ama benim var oluş savaşıma nasıl böyle destek olabiliyor ve nasıl dün tortularımı yüzüme vurup beni kendimle savaştırıyor ki. Neden bu adama karşı hep istekli ama bir o kadar isteksizim ki.

- Hayallerim var benim, hedeflerim. Kimseye tabî olamam ben. Gidilecek yerlerim var. Sorumlu olmak, ait olmak istemiyorum.

Şu kapı çalsa şimdi ve hey Selin dese bak ben geldim seni seviyorum dese ne derim. Kim peki, Selim mi çalsa kapıyı. O mu yoksa. Benliğimle yaşadığım dünya arasında dengelerimi kaybediyorum çoğu zaman. Ağlamak istiyorum işte tam bu anda böğüre böğüre.

- Hiç mi yaşamadı ben için o ben gibi?

Read more...

Adam-Kadın ve Gece 4

Artık yeter, kafamın içinde ne varsa silmeliyim, yok etmeliyim, dün biteli çok oldu. Sona erdi işte bitirdim hepsini ne varsa düne ait…
Kendi dünyam burası ve benim, bana ait. Bu duvarlar, bu kapı, bu mutfak, bu koltuk. Beni dünyam ve ben burada yaşıyorum…

İşinden çıkıp İstanbul trafiğinde geçirdiği saatlere lanet okuyup yatak odasına yöneldiğinde kafasında bu cümleler dans ediyordu. Topuklu ayakkabılarını ayağından çıkartırken niye bir numara büyüğünü almadım ki sanki diye düşündü.

- Aklım taba rengi olanındaydı aslında, ne akla hizmetse bunu aldım hem de bir numara küçük.

Üstündeki beyaz bluzu çıkarıp askıyı sabah bıraktığı yerden alıp gardropa yerleştirdi, tea-shortünü giydi eteğini çıkartıp eşofmanını giydiğinde artık evinde ve oydu. Gün içindeki, gelgitlerin hepsi gerideydi artık.

- Of niye sıkıyor bu sütyen ya bu gün, göğüslerim ağrıyor, daha bir hafta var regl olmama ne bu şimdi ya.

Kopçalarını açıp tea-shortünün kolundan sütyenini çıkarıp yatağa fırlattı.Mutfağa yöneldiğinde, evdeki sessizlik dikkatini çekti, salona yönelip müzik setini açtı. Mutfağa dönüp dolaptan yemeğini çıkarıp ısıttı.

- Ne yapmışım bakim?

Gülümsedi lafına, kime ne ki diye düşündü. Tabağına koydu, elinin ikinci bir tabağa uzandığını fark etti. Alışkanlıklar çabuk değişmiyordu. Tabağını alıp mutfaktaki masada yemeğe koyuldu. Dışarıda hava kararıyor ve onun için bir gece başlıyordu işte.
Mumlarını yaktı, dün geceden kalan beyaz şarabını eline alıp kanepenin sağına sıkıştı. Telefonun sesiyle irkildi.

- Ya tam kıçımı koydum kim bu şimdi.

Telefonuna baktı Selim yazıyordu, içinde bir şeylerin hareket ettiğini hissetti. Kendine kızdı, hayır daha değil daha kimse olamaz. Telefonun yes tuşuna dokudu.

- Selim,
- Yes patates, nasılsın bakim.
- Ne bileyim ya evdeyim işte.
- Ne o, kırmızıları yakmışsın sen bu gece.
- Oradan öyle mi görünüyor.
- Oho, Nasa dan aradılar az önce, uzay mekiğinin kırmızı tarayıcılarında yük varmış, kaynağını araştırmışlar senin evinin oralar çıkmış.
- Seni niye arıyorlar beni arasalar ya.
- Aramışlar sana ulaşamamışlar beni aradılar.
- Hııı…
- Ya hıı…
- De bakayım sen ne oldu hele.
- Yok bir şey
- Varsın yok olsun o zaman.
- Sen nasılsın
- İyi ben de evde pinekliyorum ne yapıyorsun bakim dedim.
- İyi madem.
- Eh iyi o zaman. Sil şu kırmızıyı e mi.
- E…
- Selin…
- Efendim
- Haydi iyi geceler olsun.

Telefonu kapattığında Selim’in varlığını sevdiğini düşündü. O vardı, hem bir adım ötesinde hem de bin adım ötesinde duruyor ve sadece o na baktığını biliyordu. Onu tanıyalı ne kadar oldu diye düşündü. Bir yıl mı yoksa daha çok mu. Bilemedi. Sanki hep vardı ama hiç yoktu.

- Hadi oradan kimseyle uğraşamam yahu, ne güzel işte kendimleyim ben.

Mumlarını seyretti duvardaki yansımalarına baktı, Selim in bir lafı geldi aklına unutma demişti ona, unutma sen kuklacısın ve kuklacılar sevilmez. Hayatı hep kurguladığını biliyordu ama hiç insanları yönlendirdiğini düşünmemişti. Ama hep hayata yön veren olmak durumundaydı.

- Bunu ben istemedim ki siz sadece bana çok gördünüz. Sizin yerinize de ben sevmek zorunda kaldım. Sizse sadece korktunuz…

Read more...

Adam-Kadın ve Gece 3

Anahtarını kapının kilidine soktuğunda, ne kadar yorgun olduğunu düşündü. Bir gün daha bitti. Gene işini yapmış fahişe bezginliğinde. Yolda geçirdiğim zamanları toplasam ömrümden ne kadar zamanı kapsar acep. Diye geçirdi kafasından; kapı inleyerek açıldı, kapıyı kapattığında artık gene yalnızlığının üstünü örtebilirdi artık.

- Merhaba ev.

Yatak odasına girip soyundu, yatağına baktı sağ tarafında iki yastık sol tarafı bomboş. Pike sol yanın boşluğunu pek güzel doldurmuş sağ yandaki kırışıklık sola bulaşmamış.

- Yahu ben bu çarşafları niye tam yıkıyorum ki, baksana yarısı tertemiz ve de mis gibi de ütülü duruyor.

Mutfağa yöneldi, dün gece yaptığı mantarlı etini dolaptan çıkartıp ocağın üstüne koydu. Yemek ısınırken bir sigara yakıp mutfak penceresinden dışarı baktı. Bakkalın önünde biracılar gene yerlerini almış biralarını içip mahalle kızlarının popoları ve göğüsleri ve onlarla hayallerini kurdukları sevişme fantezilerini konuşuyor olduklarını hemen anladı.

- Selim abi huuuu. Gelsene yahu bak buz gibi ya…
- Yahu gidin işinize oğlum pestil gibiyim yeni geldim daha yemek bile yemedim, ayaklarımı uzatıp şöyle oturacağım. Hayaliniz bol olsun iyi keyifler size.

Tencereyi karıştırırken, onu düşündü. Aramamıştı gecen gece, ararım seni akşam demiş ve aramamıştı. Selim de aramamıştı onu. Kafasında binbir sualle aramamıştı.

- Beni aramayanı ne arayacağım yahu. Ararım dedi aramadı.

Yüzü sardı beynini, yüz hatlarının mini minacık ne çok detaya sahip olduğunu fark etti o an. Boynunun inceliği ve bu detay yoğunluğunu taşıyan başın ne kadar güzel bir surata sahip olduğunu bir kez daha kabul etti.

- Ne güzelsin sen ya. Ne çok güzel.

Yemeğini tabağa koyup, mutfakta yiyip, kendine bir duble rakı koyup, kitabını eline alıp köşesine çekilmek için can atıyordu. Neruda ile boğuşmaları tam bir haftadır sürüyor ve bu adama olan eski tutkusunu tekrardan yeşertmenin keyfi ile adeta sarhoş gibiydi. Devrimci yıllarının o delişmen Orta Amerikalı devrimci yazarıyla tecavüze uğrattığı yılları sonrasında gene devrimci ruhunu öne alıp okuyordu. Ne kadar az anlamışım onu hayret diye düşündü.
Köşesine kurulup ışığını yaktı kitabını eline aldı,

İnsanlar nefret ediyor gibiydiler
Birbirleriyle.
Yine de aynı gece
Birbirlerinin üzerilerini
Örtüyorlardı.
Bizi uyandıran
Tek ışık.
Dünyanın ışığıydı bu!
…*

….
Tos vurur taşa;
“Ben deniz” der durur,
Gel de taşı inandır.
…**
İki ayrı şiirden kalan bu iki kalanla tam üç gündür cebelleşiyordu zihninde. Denizin taşa, dünyanın ışığının insana ne anlatmaya çalıştığını bu iki alıntı ile çarpıştırıp duruyor ve hepsinden öte bu alıntılara “o”nu niye koyuyor olduğunu anlayamıyordu.
“O” na hep bir adım geri durmuştu. Ama giderek bu geri duruşun “o”nu istememeye engel olmadığını anlamıştı. Evet “o”nu istiyordu hayatında “o” nun hayatına girmek istiyordu. Kitabın sayfası açıktı ve o sadece harflere bakarken kendini buldu. Suratından kopamadığını ve “o”nu ne denli özlediğini anladı. Telefonunu eline aldı numarasını direk aranan kısa yollarına kaydetmişti numaraya bastı…
Zaman niye böyle yavaştır ki çalan bir telefon zilinin dıtları arasında.

- Alo.
Bana hiç alo ile yanıt vermezdi, niye sesi böyle soğuk ki, ne yaptım ki yahu, neye sıkkın acaba?
- Müsait misin?
- Evet, nerelerdesin sen?
- Buralardayım
- İyi misin sen?
Hayda, ben soracaktım bunu, niye rol çaldın şimdi yahu. Sesin niye öylesi uzak peki o sıcacık sesleniş niye yok bu gece. Niye…
- İyim yahu, ne yapıyorsun bakayım diye aradımdı.
- İş güç işte bildiğin gibi.
- Öylesine aradım ben de.
- Arkadaşımla dedikodu yapıyorduk bizde.
- Aman ne hoş haydi devam size, iyi geceler olsun.
- İyi geceler.
Telefonu kapattığında kafasında sadece kocaman bir şüphe vardı. Sesi soğuk ve sesi öyle uzaktı ki ondan.
- Kadın, seni seviyorum ben ya. Gene diyemedim ya, bu mu suçum, duymaya hazırlandığını diyemeyen adamın diyememe garabeti.

Bilebilir misin peki, hayırının beni yeneceğini. Hani peki seviyorsam sana ne demenin o vurdum duymaz başkaldırışı, ne bu ilke edindiklerinin ezilişi.
Telefonu gene hırsla eline aldı ve son aramayı yineledi;
- Alooo
- Efendim,
- Ben seni seviyorum, biliyor musun sen çok fazlasın…
- …


* Pablo Neruda “Asma çubuğu ve rüzgar”

** Pablo Neruda “Deniz”

Read more...

Adam-Kadın ve Gece 1

>> 12 Haziran 2008 Perşembe


Buzdolabını açtığında rakısı ve soğuk suyunu görünce sevindi.


- Hey iki yakışıklı pek bir soğumuşsunuz.


Yepyeni bir geceydi dün gecelerden farklı olmadığını biliyordu. Bardağını alıp rakısını koydu, soğuk suyu yavaşaca rakının üzerine eklerken rakının anasonunu rahatsız etmemeye özen gösteriyordu. Rakının suyla beyaza çalmasını seyretmeyi seviyordu.
Köşesine oturduğunda kafasını günlerdir kemiren soruyu karşısına koyup, rakısından büyük bir yudum aldı. Rakının ağzındaki o hep bildiği delişmen halini dinlendirip gırtlağına taşıdı.


- Bir erkek niye sevdiğini bir çırpıda söyleyemez?


Güldü kendine, oysa ne kocaman laflar ettiği geldi aklına. Geceler boyu dost sofralarında dememeler üzerine konuştuğu ve ahkâmlar kestiği durumları düşündü.


- Hayırı duymayı bilemedik biz insan oğlu…


Kelimeler ağzından dökülürken rakısına uzanıp kadehini havaya kaldırıp sonra kocaman bir yudum alıp duvarına baktı. Mumlarının titrek gölgelerinin oynaşmasını seyretti.


- Yahu ben bu kadını sevdim, daha ne ki…


“Sevdim” lafı kafasında yankılanmaya başladığında:
- Biz erkeklere boşuna boş kafalı demiyor kadın milleti, baksana nasıl bir kelime yankılanabiliyor cın cın.


Güldü, yüzünü getirdi gözlerine. O kadar biliyordu ki yüzünü. Gülümseyişini koydu en öne. İçini ısıtan gülümsemesini.

- Ne garip hep varmışsın gibi, oysa ne kadar oldu ki seni tanıyalı. Nasıl doldurabildim içimi senle.


Rakısına elini uzatıp bardağın soğukluğunu avuçlarında hissetti. Başka şeyler düşünmeyi denedi. İçinde taşan ve onu sürekli dürten bu düşüncelerden, cümlelerden kurtulmalıydı.
“Bu bir insan için ufak, ama insanlık için büyük bir adım.” Aya ilk adımını atarken Neil Armstrong bu lafı sarf ederken bu insanlığın içine beni niye katmış ki diye düşündü. Ulaşılmaza ulaşarak ne kazandı ki insanlık. Adım atılmış bir ay istiyor muyduk ki acep.
“Ulaşılmaz” Bu laf kaç gündür tüm cümlelerinin niye sonuna gelir olmuştu ki. Ulaşılmaz olarak görüp bahaneler üreterek nereye varabilirdi ki. Bunu böyle düşünmeyi sevmediğini biliyordu aslında.

- Bir Armstrong olamayacak mıyım yani yahu. Pes bana.


Gülümsedi, rakısı avucunda soğunu yitirdi. Ne zordu oysa dememenin o içini kemiren hali. Soruların yanıtlarında kaybedişlerin de olabileceğini bilmenin o berbat hissi. Öylece aynı bir geceye merhaba deyip buzdolabından ikinci dublesini doldurmaya giderken.

- Sana seni çok sevebileceğimi söyleyebilirim. Bu doğru da olur. Duruyorum, durmaktansa nefret ediyorum. Böyle de sevilmez ki…

Read more...

Adam-Kadın ve Gece 2


Bu şehirden nefret ediyorum, bu trafikten, bu gürültüden, bu şeritinden gitmeyen ahmak kafalıdan.


- Hey bay ayı, pişt hop sana diyorum alooo sen siyah Audi’li Türkiye vatandaşı huuuu gel tepeme çık. Ben zaten Tanzanyalıyım. Ayıııı…


Sesi tüm bir gürültüde yitti. Audi’li ayı duymadı, sinirlendi daha çok, hoş duysa daha çok sinirlenecekti. Bu seferde arabalardan inilecek bir itiş kakış yaşanılacak birileri kornalara asılacak, birileri ayırıp arabalara tıkacak tarafları ve hırsından gazı kökleyip ben seni hııılar salınacaktı ortalığa


- Sen dua et be gün pek güzel bitiyor, sen dua et o arayacak beni…


Boğaz Köprüsünün üstüne geldiğinde arabanın ön iki camını da indirdi. Boğaza kuzeyden esen rüzgar, arabanın içinden geçmeye başladığında sol eli direksiyonda sağ elinin avucunu açıp rüzgarın elinden kayışını hissetti. Güneş Sarayburnu’nun ardına çekilmiş, usulca eski kentin içinde uyumaya yatıyordu. Evet bu şehirden nefret ediyordu ama dünyada kaç şehirde rüzgarı elinize alabilirsiniz ki.
Gişelere yaklaştı diiit arabanın OGS’ si öttü gene ödedik diyetimizi Deli Dumrul’a vay be her dıt bir diyet günün sonuna sanki. Dıııt bitti bu gün haydi kıtana.

- Kız diyecem sana bu gece, valla seni seviyorum ben duramadım aha işte diye.


Peki ya, o ne diyecek salak adam niye bu kadar geciktin mi, yoksa sınırlarımız belliydi sen ve ben çok iyi arkadaşız ama o kadar mı. Gaza asıldı hırsla, direksiyonu tutan elleri adeta direksiyonu boğuyordu, elinin acıdığını hissetti. Gaz pedalının sonundan ayağı öteki tarafa geçmeye zorluyordu. Önündeki her araba nefret edilesi bir rakipti.

- Ya bir dur be salak şey, hop bir dur. Nesine kalkışıyorsun bir yığın heveslere. Önce bir dur bakalım hazır mısın sen sarmaya ha?


Arabayı park etmekten çok adeta fırlatıp attı, hışımla evine çıktı. Kapıya anahtarı soktuğunda, sakinleştiğini hissetti. Evine sakin gireceğine yemin ettiğini hatırladı. Orası onundu ve oraya öfkelerini sokmayacaktı, gün bitmiş ve gece başlamıştı artık o vardı ve gerisi önemli değildi yaşanan her şey sadece birkaç saniye gerisindeydi ve eşikten geçip kapıyı kapadığında hepsi dışarıda kalacaktı.
Kapıyı kapatıp ayakkabılarını çıkardı artık ayakları da özgürdü. İşte krallığına varmıştı sonunda.

- Bitti işte bir yorucu gün daha, sizin için yaşadım günün ilk ışıklarından bu saate kadar, şimdi kendimim.


Sol eli ile sağ bileğini şaklatarak kapıya doğru şakı bol sesli bir nah çekti. Ceketini çıkarıp astı saatlerdir yolda dolan mesanesini boşaltmak için tuvalete yöneldi. İşemesinin keyfini uzun çıkardı. Bütün günü işedi bir çırpıda klozete. Kapağı indirdi.


- Ulan eskiden kapağı indirmedin diye fırça yerdim şimdi ayakta işeyen tek benim kapak indiriyorum salak mıyım ben. Evet salağım.


Musluktan akan soğuk suyla yüzünü yıkarken, kirlenmiş bir fahişenin kendini arındırmaya çalışması gibi yüzünü ve ensesini bastıra bastıra oğuşturdu.
Mutfağa girdiğinde kafasında rakının altına ne yesem vardı ,yemek yapmaya üşendi. Telefona sarıldı.


- iyi akşamlar ben Selim,
- O abi iyi akşamlar olsun emret
- Emir değil oğlum sen beni diktatör mü sandın. Ulan hep bu geyiği yapmaya usandım senle ha.
- Abii, bak sana bu gün bir Urfa yollayayım ha.
- Yok şehir istemiyorum bu gece şehirleri sevmeme günümdeyim. Sen bana iki tane lahmacun yolla.
- Abii
- Neeee
- Bak bir çiğköfte var parmaklarını yersin.
- Yok ben lahmacun yiyeceğim parmağımı da ebene yollamak istiyorum. Yahu tamam be, lahmacun parası kadar telefon parası ödüyorum sayende, nah bahşiş yollarım.
- Yolda abi siparişin.


Telefonu kapattığında telefona hayranlıkla baktı ve çalacaksın değil mi az sonra ve o arayacak değil mi ha diye düşündü.
Kapının ziliyle yerinden fırladı lahmacunları gelmişti. Lahmacunları bir çırpıda yedi. Artık hazırdı usulca mutfağa girip dolabın önünde durdu. Dün gece gibi bir geceydi ama farklıydı. Farklı olduğunu biliyordu, kulağı telefondaydı telefon çalacak ve onun sesini duyacaktı akşam seni ararım demişti. Dolabın kapağını açtı, iki sevdiği şişe yan yana duruyorlardı.

- Yahu ne güzel belin var senin be, hey yavrum ne baştan çıkartıcısın.


Gözü Mersin’den hiç üşenmeyip kargo ile arkadaşının yolladığı sardalyalara takıldı.

- Ulan lahmacunu söyleyen kafama sıçayım ne güzel sardalya vardı yahu yanına da bir yeşil soğan koydummu üf ne güzel olurdu. E kime ne be illa mı her şeyi kuralınla yapmalıyım ha. Gelin bakim şöyle Mersin’li sardalyalarım. Adam gecelerinden yollamış be yenmez mi şimdi.


Sardalyaları aldı yağından da bir parça gezdirdi tabağa, yeşil soğanı temizleyip tabağın kenarına yerleştirdi.
Köşesine oturdu, tabağını ve kadehini yanına koydu. Müzik setinin uzaktan kumandasını unuttuğu için küfür edip onu da yanına dahil etti. Seti açtı müzik odaya yayıldığında rakısından bir büyücek yudum alıp arkasına yaslandı.


- Çalsana be çal işte hazırım sesini duymaya, bu gece diyeceğim işte sana valla diyeceğim. Sen ne dersen de diyeceğim. Seni seviyorum ve bundan sana ne diyeceğim..

Read more...

diplerde

*Hayatın seni savurduğu yer, senin savrulmak istediğin yer olmayabilir. Dur ve bak; "buraya nasıl geldim"

*dünya batıyor iyi tutun, güneşle tek başına bırakacak seni.(haiku)


İzleyiciler

  © Blogger template Romantico by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP